F Klavye çalışması ön sonuçları

26/9/2009 ·

Bilgisayar öğretmeni Erdoğan MERT'in İzmir İli Bayraklı İlçesini başlangıç noktası alarak başlattığı Q Klavyeyi tüm ülkeden temizleyip F Klavyeyi yaygınlaştırma projesi hakkında haberler, metinler.

"Bu işi gözü kapalı yaparım.. ne sihirdir ne keramet, yapmaktan çok öğretmektir maharet." Video: http://www.izlesene.com/video/haber-ne-sihirdir-ne-keramet-erdogan-mert-gozu-bagli-bi/1226329

TRT2'den haber görüntüsü: http://www.izlesene.com/video/haber-erdogan-mert-turkce-f-klavye-yayginlastirma-proj/1178144
CNN Haber: http://www.cnnturk.com.tr/2009/bilim.teknoloji/teknoloji/09/25/f.klavye.q.klavyeye.karsi/544917.0/index.html
TRT Haber: http://www.trt.net.tr/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=a76acc79-c28f-457c-bfea-c8dbd5c26573
Alıntı yapan diğer haber siteleri: http://www.google.com.tr/search?hl=tr&q=%22bayrakl%C4%B1+halk+e%C4%9Fitim%22+klavye&meta

Q Klavye Gerçeği:

F klavyenin babası İhsan Yener 1946'dan itibaren Türk dilinin özelliklerine uygun, standart bir klavye geliştirilmesi için resmi makamlara yazılar yazar ve,
'Bilimsel bir klavye yapın, sizin yaptığınızı kabul edelim' cevabı alır.

Bunun üzerine yabancı uzmanların da bulunduğu bir komisyon kurulur.
Türkçe'de kullanılmakta olan tüm kelimelerin istatistiği TDK'nın kılavuzundan yararlanarak çıkarılır ve 29.934 kelime içinde hangi harften kaçar adet bulunduğunu tespit ettikten sonra, parmakların fiziksel güçleri ve hareket özelliklerini de esas alarak harfler yerleştirilir.
Yaklaşık 30.000 Türkçe sözün ölçü alındığı bir değerlendirmede a harfi 26.323, e harfi 16.308, k harfi 13.542, i harfi 13.384, m harfi 11.263, l harfi 10.496, t harfi 9.669, r harfi 8.698 kez geçmekteydi.
Bunlar Türkçe’de en çok kullanılan harflerdir. Bu oran göz önünde bulundurularak söz konusu harfler, F klavyede en uygun yerlere yerleştirilmişti.
Ellerin kullanım yüzdesi de hesaplanarak yapılan klavyede sol el yaklaşık yüzde 49, sağ el de yüzde 51 oranında kullanılacak şekilde harfler yerleştirilir.
Türkçe'nin fonetik özelliğine uygunluk açısından sesli harfler sol elde toplanır.
20 Ekim 1955'te standart Türkçe klavye olarak kabul edildi.
Türkiye'de o zaman 40 bin kadar yazı makinesi vardı.
Bu 40 bin yazı makinesi olduğu gibi bırakılır. Amaç Gazi’nin yaptığı gibi geleceği kurtarmaktır.
Gümrük kanunlarına 'bundan sonraki ithalat standart Türk klavyesine uygun olacak' diye bir madde konur.“
1974 yılında Türk Standartları Enstitüsü tarafından da F klavye zorunlu standart olarak kabul edildi.

F KLAVYENİN BAŞARISI
1955'ten itibaren uluslararası daktilografi ve steno yarışmaları başladı.
Yarışmacılarımız bu şampiyonalarda 28 defa dünya birincisi oldular.
Bu birinciliklerin 14'ünde dünya rekoru kırıldı.
Hatta Fransızlar 'Türkler yarışma için özel olarak tertip edilmiş bir klavye kullanıyorlar' diye itiraz ettiler.
6 saat süren tartışmalardan sonra, Fransızlar'a siz de yapın o halde özel bir klavye' denilmiştir.
2003 Dünya Bilgisayar ve Stenografi Şampiyonası’na “F klavye” ile katılan Türk yarışmacıları takım halinde dünya 2’ncisi olmuşlardır.

PEKİ YA “Q TÜRKÇE” KLAVYE
Tüm dünyada bilgisayarın evlere girmeye başlamasıyla Türkiye’de büyük oranda bilgisayar ithal etmeye başladı.
Ancak ithal edilen Q klavyeler ya Türkiye’de F klavye düzenine göre tekrar birleştirildi, ya da fabrikadan F klavye standardına göre istendi.
Özellikle ikinci yöntem kullanıcıya yüklü bir maliyet demekti. Çünkü fabrikalar dünyadaki tüketime oranla az sayıdaki F klavye talebini özel üretim olarak fiyatlandırıyorlardı.
1990’lı yıllarda yaygınlaşan Dizüstü bilgisayarların klavyelerini F standardına dönüştürme maliyeti ise kullanıcıları caydıracak düzeyde fazlaydı.
İşte “Q Türkçe” denilen uyduruk klavye düzeninin ortaya çıkmasına İthalatçı firmaların F klavyeye olan duyarsızlığına kullanıcıların bilinçsizliğinin eklenmesi neden oldu.
Böylece hem fabrikalar farklı üretim yapmaktan kurtulmuş hem de Türk kullanıcıları avlanmış oldular.

F’mi, Q’mu KARŞILAŞTIRMA
Türkçe’de en çok kullanılan harfler olan a, e, k, i, m, l, t ve r harfleri F klavyede en uygun yerlere yerleştirilmişti.
Q klavyede ise en çok kullanılan harfler tabir caizse klavyenin en ücra köşelerine dağıtılmış durumdadır.
Buna karşılık, örneğin Türkçe’de 30.000 sözde sadece 125 defa geçen ve en az kullanılan harf olan j harfi, Q klavyede en uygun yere konulmuştur.
F klavyede bu harfin yerinde Türkçe’de en fazla kullanılan ünsüz olan k harfi bulunmaktadır
Türkçe’de genel olarak sessiz harfler ve sesli harfler sözcük içinde hemen hemen eşit sayıda bulunduğu için, klavye bu harfleri her iki ele de eşit miktarda dağıtır.
Bu iş bölümü sayesinde yorulmak nedir bilmeden saatlerce tıkır tıkır yazı yazılabilir.
F klavyeyi 10 parmak yazan bir Türk'le, Q klavyeyi 10 parmak yazan Amerikalılara aynı İngilizce metin veriliyor.
Amerikalılar dakikada 32–35 kelime; Türk 72 kelime yazıyor!
HP Türkiye Genel Müdürü Şahin Tulga, SAP Teknoloji Günleri 2003'te Amerika'da aldığı eğitim sürecinden bahsederek düşünme eyleminin daima anadilde yapıldığını, bunun yaratıcılık ve özgüveni tetikleyeceğini, Türkçe için özel olarak geliştirilmiş F klavyenin de bu ana çıkış noktası nedeniyle özellikle kullanılması gerektiğini savunmuştur.


SONUÇ
Verimlilik açısından bir İngiliz için Q klavye ne kadar kötüyse bir Türk için Q Türkçe klavye ondan daha da beterdir.
Ve zamanında tüm dünyada gıpta ile bakılan F klavye, uluslararası başarısına rağmen, halkımızın bilinçlendirilmemesi nedeniyle bugün gençler arasında çağdışı bir klavye standardı olarak biliniyor.
Türk dilinin özelliklerine göre on parmakla-bakmadan klâvye kullanma yöntemi için çok verimli bir Standart Türk Klâvyesi 1955 yılından beri resmen varolduğu halde,
İngilizce dahil hiçbir dil için uygun olmayan ve 130 yıl önce on parmak yönteminin bilinmediği bir dönemde belirlenen ve Türkçe'deki binlerce sözcüğün yazılmasını zorlaştıran Q klâvyeyi modern bir klavye standardı zanneden,
Ve bu uyduruk klavyeye eklenen, Türkçe'ye has 7 harfin, en kullanışsız yerlere bilinçsizce yerleştirilmesiyle oluşturulmuş klâvyeyi de Q Türkçe standardı olarak kabullenen kullanıcıların bu hususta bilinçsiz oluşları,
Türkçe yazım konusunda verimliliği en az 10/1 oranında düşürmektedir.

Q KLAVYENİN ORTAYA ÇIKIŞI
Q Klavye pek çok kimsenin sandığı gibi modern klavye standardı değil tüm dünyadaki bilim çevrelerinin kabul ettiği gibi tam bir mühendislik rezaletidir.
Ve şöyle ortaya çıkmıştır;
Yazı makinesinin mucidi olan Christopher Latham Sholes, 1867'de icat ettiği yazı makinesinin mekanik harf kollarından herhangi ikisi aynı anda kağıda doğru havalandığında sıkışmaya neden olduklarını fark eder.

Sholes bu problemin çözümü için, kullanıcının yazım hızını yavaşlatmak üzere harflerin yerlerini alabildiğine karıştırarak en çok kullanılan harfleri elin en zor ulaşabileceği yerlere yerleştirmeyi uygun görür ve Q klavye adını verdiğimiz harf dizilimi ortaya çıkar.

Bir söylentiye göre de;
İlk üretilen yazı makinesinin adı "Sholes & Glidden Type Writer" olarak geçer. Buradaki "Type Writer" kelimelerini oluşturan harflerin tamamı Q klavyenin en üst sırasında yer almaktadır.
Böylece satıcılar, bir kağıda kolayca "Type Writer" yazarak ürünlerinin yeteneğini karşılarındakine gösterme şansı bulmaktadırlar.


ALTERNATİF ARAYIŞLAR
Washington State Üniversitesinden Prof. Dr. August Dvorak, 1932 yılında İngilizce'de çok kullanılan harflerin klavyenin en kolay ulaşılabilir yeri olan orta sırasına toplandığı bir klavye dizilimi önerir.
Dvorak'ın araştırmalarına göre, sekreterlerin parmakları gündelik yazı işleri sırasında Q klavyede 16 mil yol alırken Dvorak klavyesinde sadece 1 mil yol almaktadır.

Ancak daktilo ustalarının Q klavyeye olan mevcut alışkanlıkları ve piyasanın Q klavye tarafından çoktan istila edilmiş olması nedeniyle ve 40 milyon daktilonun değiştirilme maliyeti ortaya çıkınca Dvorak'ın klavyesi yayılamaz ve kaybolup gider.

SONUÇ
Yani Q klavye 1873'te mühendisliğe aykırılık abidesi olarak tasarımlanmıştı.
Daktiloların hızlı yazma nedeniyle sık sık bozulmasına çare olarak geliştirilmişti.
Daktilo kullananları olabildiğince ağır yazmaya zorlamak için olmadık hilelere başvurulmuş, en çok kullanılan harfler klavyenin her sırasına dağıtılmış, (sağ elini kullanan insanları zayıf ellerini kullanmak zorunda bırakacak şekilde) harfler solda toplanmıştı.

Erdoğan MERT
26.09.2009

Yorum (yok) Yorum yaz!

AŞK, 1+1’İN 1 ETMESİDİR!

24/8/2009 ·

Aşk, senin sen olduğunu, benim ben olduğumu unuttuğumuz yerdir
Senliğin ve benliğim, bizliğin içinde eriyip yitmiştir.

Hesapların altüst, kitapların boş, bakışların ışıldadığı yerdir
Akıl tatilde mutlu, mantık biteviye sarhoş gülmektedir.

İçindekini sevgilinin yüreğinde, sevgilini içinde gördüğün yerdir
derin düşünceler, felsefe, matematik yitip gitmiştir.

Kiloyla, metreyle alınıp satılmadığı, gözyaşının ton çektiği yerdir
Bir olanın, Bir’liğini içinde bilenlere verdiği Cennet meyvesidir.

Aşk, bir ile bir in toplamının bir etmesidir
İki ettiği yerde bitmiş, bitmişse hiç başlamamıştır.

24/08/2009 02:30

Yorum (yok) Yorum yaz!

Reenkarnasyon kaderdir!

7/7/2009 ·

Reenkarnasyon ve kader, çok tartışılan, anlaşılmayan iki kavram. Oysa biri olmadan diğerinin olması, dolayısıyla ikisini de anlamak nasıl mümkün olabilir?

Dünyaya geliş amacımız kısaca; tekamül etmek, yani daha olgun, yetkin olarak Yaradana yaklaşmaktır. Kader de kısaca; daha biz doğmadan çizilmiş bir yol haritası, "alnımıza yazılmış" bir yazıdır. Şu durumda amacımızla takip etmek zorunda olduğumuz yol kavramı çelişiyor zira Yaradanın bahşettiği "özgür irade"yi koyacak bir yer bulamıyoruz. Amacımız, kaderimiz ve özgür irademiz ancak "reenkarnasyon" kavramını kabul edersek uyumlu bir bütün haline gelebilir. Şöyle ki:

Ruhumuz, Dünya koşullarında üretilmiş (topraktan), dünyevi bir kıyafet (beden) giyerek dünyaya gelir. Tekamül yolculuğumuz (hayatımız) boyunca bu bedenle yürür, vademiz dolduğunda bu giysiyi yine bu dünyada bırakır öteki dünyaya geçeriz. Ancak bu tekamül yolculuğunun süresi her ruh için aynı olmayabiliyor. Örneğin 100 yaşına kadar yaşamış birisi, (amiyane tabirle) bu kadar süren bir sınava tabi tutulmuş, bu süre içinde işlediği günah ve sevaplarla değerlendirilecek, Cennet veya Cehennem, ödül veya ceza hak edecektir. Ancak daha bir günlükken hayata veda etmiş bir bebeğin durumu ne olacaktır? Bu bebek hiçbir günah işlemediği için doğrudan Cennete gidecektir değil mi? Üzerinde biraz düşündüğünüzde bu noktanın son derece mantıksız olduğunu farkedeceksiniz. Bu bebek cennetlikse, 100 sene dünyanın cefasını çekip günaha girmek zorunda kalan ruhun ne suçu vardır? 100 sene dünyada kalmış ruh, bu sürede tekamüle yaklaşmıştır diyebiliriz. Bu durumda, tekamül yolunda bir gün bile yol alamamış bir günlükken dünyadan ayrılmak zorunda kalmış bebeğin ruhunun ne suçu vardır? "O bebek bir günlükken ölerek anne babasının tekamülünde rol oynamıştır, onun görevi bu kadardır" savunması ne kadar tutarlıdır bu durumda, koskoca bir ruh, varoluş amacı tekamül olup Yaradana yaklaşmakken nasıl böyle basit bir amaca hizmet etmek için kullanılmış olabilir?

İşte bu soruların tek bir cevabı olabilir. Denklemimize "reenkarnasyon"u alarak bütün bu cevapları havada kalan sorulara cevap veriyorum:

Amacımız tekamül etmek, olgunlaşmak. Bunun için Dünya ortamında, dünyevi bir bedenle hayat sürüp, kimi zaman yoklukla, kimi zaman varlıkla, kimi zaman çilelerle, kimi zaman sefahatle, kısaca negatif ve pozitif etkenlerle değişime, gelişime tabi oluruz. Bir ömür, belki 100 yıl ama bomboş, belki 20 yıl ama dopdolu geçebilir. Düşünün ki, ruhunuz ilk defa bir beden giydi, bir kralın oğlu olarak Dünyaya geldiniz. Hayatınız, sorumluluk nedir bilmeden, sefahat, şatafat, doğru-yanlış kavramlarını öğrenemeyeceğiniz izole bir sarayda belki sapkınlığa varan eğlenceler ve sarhoşlukla geçti, bir gün bile bir zorluk görmeden ömrünüz doldu ve dünyayı terk ettiniz. Değerlendirmeniz ne kadar adil olabilir? Varlıkla imtihan olunduğunuz gibi yoklukla da imtihan olmak (ki tekamüle asıl hizmet eden hayat böyledir) sizin de hakkınızdır. O halde tekamül edememiş ruhunuz başka bir zamanda başka bir (insan) bedeniyle yeniden dünya koşullarında olmalı. Ancak yine bir prens olarak dünyaya gelirseniz tarih tekerrür eder ve dünyaya birdaha gelişinizin anlamı kalmaz. O halde aynı şeyleri yaşamanız nasıl engellenebilir? Cevap basit: kader. İkinci hayat yolculuğunuza, bu defa birincisinde yaşayıp ruhunuza kattığınız şeylerden uzak, belki fakir bir köylü olarak çıkabilmek için bir alın yazısına, yani kadere ihtiyaç olur! "Kader"in başka bir gerekliliği, mantıklı, ayakları yere basan başka bir açıklaması var mı?
07/07/2009
16:30
İzmir - Karşıyaka

Yorum (yok) Yorum yaz!

ERDOĞAN MERT

9/4/2009 ·

HAKKIMDA.. WORD DOSYASI HALİNDE HERŞEY: http://www.livefromturkey.com/dosya.doc

EDEBİYAT DEFTERİ'NDE YAYINLANAN YAZILAR:
http://www.edebiyatdefteri.com/uyesayfasi.asp?edebiyat=30532

MİLLİYET BLOG'DA YAYINLANAN YAZILAR:
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=156447

SOLBİRLİK TE YAYINLANAN YAZILAR:
http://www.solbirlik.net/haber_detay.asp?haber_id=9638&yid=157

CANLI YAYINLARLA TÜRKİYE TANITIMI PROJEM HAKKINDA RÖPORTAJ FORMUNDAKİ METİN:
http://www.livefromturkey.com/roportaj.htm

EVLENME TEKLİFİ ADLI ŞİİR METNİNİN NETTEKİ PAYLAŞIMLARINA AİT LİSTE:
http://www.google.com.tr/search?q=%22g%C3%B6z%C3%BCnde+nur+i%C3%A7inde+huzur%22&hl=tr&sa=2

ÖĞRETMENLİĞİNİ YAPTIĞIM DAKTİLOGRAFİ DERSİ İLE İLGİLİ MİLLİ SİTE:
http://www.interstenoturk.com/

ULUSLAR ARASI KRİTERLERE GÖRE DAKTİLOGRAFİ YAZIM TESTİ:
http://internet.intersteno.it/page.php?id_primario=8&id_secondario=121&language=turco&language_text=turco

F KLAVYE EĞİTİMİ İÇİN ONLINE SİSTEM
http://www.turkegitim.net/klavye.aspx

Yorum (yok) Yorum yaz!

ZENGİN KOCA!

15/3/2009 ·

Ülkemiz gibi hem zihniyet hem maddiyat açısından geri kalmış yerlerde hemen her kadının amaç edindiği bu mit toplumun kalitesinin gittikçe düşmesinin en önemli sebeplerindendir.

Kadınlar bir yandan yarım ağız eşitlikten bahsederlerken diğer yandan tüm tavırlarıyla erkek egemen toplum yaratmaya katkıda bulunurlar. Evlilik kurumu toplumun temel taşı olmasına rağmen üzerinde yeter kadar düşünülme gereği duymadan yapılan yapılan sıradan, basit bir fiile dönüştü.

Zengin koca nedir?
Adam hayatını bir kişiyle paylşıp manevi destek almaksızın kendi kendine kurmuştur. Ancak aileden kalan miras zengin olan hiçbir sorumluluk almamıştır, ne olduğunu bilmez çoğunlukla. Ülkemizde namusunuzla, şerefinizle çalışarak siz nasıl zengin olamıyorsanız zenginliğine gıpta ettikleriniz de öyle olmamıştır. Dolayısıyla zaten onların çoğu mutlaka haram yemiş, pisliğe bulaşmış ve hatta bunları kanıksamıştır. Bunlara zengin olmasalar hayatınıza almak bir yana köşe bucak kaçarsınız.

Siz zengin koca derken sevgi, saygı, ilgi, paylaşım gibi aslında evliliğin olmazsa olmazı olan herşeyden vazgeçip sadece şart olmayan para tasası taşımama seçeneğini seçiyorsunuz. Tek koşul zenginlik olsaydı nüfusun yüzde kaçı evlenebilirdi sizce? Diyelim zoru başarıp bir zengin adam buldunuz, sevgi siparişle olmaz, sizi seveceğini de nereden çıkarıyorsunuz? Tamam sevmesin umrunuzda değil, ya sonrası? Bu adam bu paraları kazanırken yanında değildiniz ki neye dayanarak hak iddia edersiniz? Sizi de para vererek satın aldığı mallardan birisi olarak görmesinden daha doğal ne olabilir. O sizden parasının karşılığını isteyecektir ve size hiçde iyi davranmak zorunda hissetmeyecektir. Nikahtan bir süre sonra "kocam benimle ilgilenmiyor, başka kadınlara gidiyor, beni saymıyor, sözümü dinlemiyor, kendimi sığıntı gibi hissediyorum, hakaretler ediyor hatta dövüyor, hayat çekilmez oldu o yüzden alışverişe verdim kendimi ama oda bir yerden sonra acımı dindirmiyor kurtarın beni" diye feryat etme hakkınız var mı? Siz parayla satın alınan bir mal olmayı gönüllü olarak kabul etmişken nasıl kadınlık onurundan, insanlık gururundan bahsedebilirsiniz? Yaptığınızın evlilik değil ticari bir anlaşma olduğunun farkında olarak yaptıysanız başka. Bunun yanlışlığını herkes bildiği halde "mantık evliliği" gibi avutmaya, dahası kendinizi kandırmaya yönelik bir kavrama sığınıyorsunuz. Yalnız bu ticari sözleşme noterde değil, nikah dairesinde imzalanıyor, ticaret erbabı oluyorsunuz, ticarette duygusallığa yer olmadığını da kabul edip sadece işinize bakın!

Birbirlerini gerçekten herşeye rağmen seven, gerçek anlamda evlenmesi gereken insanlar bundan korkar oldular. Çevrelerine baktıklarında, kafalarını ne yana çevirirlerse çevirsinler korkunç örnekler görüyorlar. Evlilik bu kadarmı kötü, biz de evlendiğimizde böyle mi olacağız diye kahroluyorlar. Oysa çevrelerinde gördükleri kötü örneklerin hiçbirisinin evlilikle uzaktan yakından ilgisi yok, hepsi düşüncesizce yapılmış, sevgi kırıntısı olmayan birer ticari anlaşma.

Ben ehliyetsiz evliliğin daha beteri çocuk sahibi olmanın ehliyetsiz araç kullanmaktan çok daha korkunç sonuçlar doğurduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla "evlenmek" isteyenlerin kursun ötesinde lisans düzeyinde çok ciddi eğitime ve sınavlara tabi tutulmasını, ancak çok yüksek bir başarıyla mezun olanların evlenmesine izin verilmesi gerektiğine inanarak "evlilik okulları" kurulmasını istiyorum.

Düşünün ki, evlenmek çok kolay ama boşanmak çok zor. Ya evlenmek zorlaştırılsın ya da boşanmak kolaylaştırılsın. İnsanlar boşanamadıkları için hayatı birbirlerine zindan ediyor, onlarlada kalmayıp varsa çocuklarına, akrabalarına, iş arkadaşlarına, kısacası hayatlarındaki herkese de cehennem azabı yaşatıyorlar. Yanlış yapılmış bir evlilik sadece o hatayı yapan iki kişiyi değil tüm toplumu mahvediyor.

Lutfen, "aşk mı para mı" şeklinde sorulan magazin sorusuna, "aşk karın doyurmuyor tabiki para" diye karşılık veren en azından %95’lik çoğunluk, size sesleniyorum! Saçmalamayın! Para bir amaç değil araçtır. Amaç mutluluktur. Para herzaman mutlu etmeye yetmez, tek gereken o değildir. Para kazanılır, kaybedilir, zengin-fakir hepimizin cebinde az-çok bulunur. Kaçınızın kalbinde aşk var? "Dur ben bir para kazanayım" deyip hamallık bile yaparak kazanabilirsiniz, karnınızı doyurursunuz ama "ben bir aşık olayım şu karşımdakine" diyemezsiniz ve olamazsınız, ruhunuzu doyuramasınız. "Şu karşımdaki bana aşık olsun" hiç diyemezsiniz ve yapamazsınız. Aşk Tanrısaldır, satılamaz, satın alınamaz, onu ancak Allah size hediye eder. Birbirlerine gerçek aşkla bağlı iki insana gidip "birbirinizi sevmekten vazgeçin, ayrılın, size çok çok para vereceğim" deseniz, sizi reddederler ve siz "bunlar deli olmalı, hele bu devirde parayı kim nasıl redder" diye şaşırıp kalırsınız, aklınız almaz. Çok zengin olanların mutlu olduğuna dair inanç nereden çıkmıştır anlamak mümkün değil, hemen hiçbirisi (hayatlarında sevgi yoksa) mutlu ve huzurlu değildir, tam tersi fakir olsa da sevgi dolu bir aileye gıptayla bakarlar. Siz aslında zenginlere değil, evlerine, arabalarına, giysilerine vs hayransınız. Ama dışı sizi içi onları yakar. Hemen her lük evin, aracın, giysinin içi boştur aslında!

Önemli olan insan olmaktır. Zenginliği de fakirliği de taşıyabilecek kalitede insan olmaktır. Huzur ve mutluluk insanın içinde varsa paylaşarak artırır, fakirkende huzurlu ve mutludur, zenginken de. Bunlar dışarıdan verilen, satın alınan şeyler değil.

Son söz; para karşılığında kendinizden, kişiliğinizden ödün vermeyin, Allah’ın kendisine en yakın varlık olarak yarattığı "insan"lıktan vazgeçip kendinizi "mal" etmeyin!

Allah hepimize, sağlık, huzur, mutluluk, sevgi ve bütün bunları, insanlığımızı kaybetmemize sebep olmayacak kadar para versin. Sevgiler.
14 MART 2009 PAZAR

Yorum (yok) Yorum yaz!

Nokta mı, virgül mü? İşte asrın sorusu!

11/3/2009 ·

20 Yılı aşkındır bilgisayar kullanırım ve bunun son 10 yılını aşkın kısmında da öğretmenliğini yaparım. Bu yazının konusu belki sadece bilgisayar kullanıcılarının aklında bir ışık yanmasına sebep olacak. Biz dinimizden seçeceğimiz politikacıya kadar her konuda meraksız, ilgisiz, araştırma nedir bir türlü öğrenemeyen bir topluluk olduğumuzdan bu konu bunların yanında incir çekirdeği kadar bile önemli gelmeyecektir ama düşünen, beyni olan herkes için aslında çok önemlidir. İlk öğretmenlik günümden beri derslerimde yer verdiğim bu konuyu şimdi buradan da paylaşıyorum, umuyorum bu yazıyı elektronik ortamda okuyor olmanız sebebiyle sizin ilginizi çekecektir.

Binlik ayraç ve ondalık ayraç nedir?
Bir milyon nasıl yazılır? 1.000.000 şeklinde mi yoksa 1,000,000 şeklinde mi?
Aslında affınıza sığınarak bu sorunun ve sorulmasının kesinlikle "salakça" olduğunu derhal belirtmeliyim. Doğru bir tanedir. Ancak bu konunuyu bu kadar önemli kılan halkı boşverin devletin kurumlarının bile doğruyu bilmemesi ve saçmalamaları!

Doğruyu ben mi nereden biliyorum, siz merak etseniz nereden öğrenebilirsiniz? Haklı olduğunuz nokta, öğrenmek isteseniz bile bir kaynak bulamayacağınız! Ben de zamanında bulamadım ki o zamanlar internet diye birşey de yoktu. Bu ülkede meraklı biriyseniz benim yaptığım gibi mantığınızı kullanarak cevabı yine kendiniz bulmanız gerekiyor.

Ancak bu devirde beni dehşete düşüren şey, Maliye Bakanlığı gibi hiç beklemeyeceğiniz kurumların "yanlış" karar vermesi, yetmezmiş gibi fetvalar yayınlaması ve yanlışı legalleştirmeye çalışması. Onun da devamında bitmeyen saçmalıklar listesine baktığınızda Merkez Bankasının bu saçma emir hatta kanuna rağmen doğruyu yapması. Ancak bizim açımızdan "burası Türkiye kardeşim, Dünya ne yaparsa yapsın biz bildiğimizi okur herşeyi kendimize göre yorumlar geçinir gideriz" diyen "Devlet"imizin yanlışları haklarımızı bilmemiz durumunda bizi çok zengin yapabilecek olması!:)

Cevabı merak ediyorsunuzdur. Hemen başta özellikle söylemedim ki okurken siz de bir kendinizi yoklayın, sizce nedir bir düşünün, ne olmalıdır?

Cevap: Binlik ayraç ","(virgül), onluk ayraç "."(nokta)dır. En azından taklit etmeye çalıştığımız medeni dünyada böyledir. Fakat ben size nedenini de açıklayacağım. Öncelikle konumuzu örneklendirelim:
Bin lira 15 kuruş rakamla şöyle yazılır: 1,000.15
ülkemiz sınırlarında hemen her yerde gördüğünüz gibi; 1.000,15 şeklinde yazılmaz!

Şöyle diyelim:
Para birimi ne olursa olsun dünya bunu 1,000.15 şeklinde yazar, sadece! ve sadece! Türkiye'de 1.000,15 şeklinde yazılır! Canım Türkiyem, hep demez miyiz Dünyada bir tanedir diye? Her anlamda Dünyanın tersine giderek bunu kanıtlıyoruz zaten.

Şimdi gelelim naçizane şu fakirin mantık yürüterek bulduğu sebebe!
Siz 4 kişinin sinemaya gittiğini nasıl yazarsınız?
"Ali, Veli, Ahmet, Mehmet birlikte sinemaya gittiler."
Bu cümleye itirazı olan var mı? Yok. Peki bakalım bu cümleyi şöyle yazarsak;
"Ali. Veli. Ahmet. Mehmet. birlikte sinemaya gittiler," ne dersiniz? Buna da itirazı olmayan yok değil mi? Hep bir ağızdan "cümle bittimi ki nokta koyuyorsun aralara, hem sonunda cümle bitmiş oraya da virgül koymuşsun, ne ters adamsın yahu" dersiniz değil mi?
E kardeşim maaşını ifade eden, hayatının hemen her dakikasında dilinden düşürmediğin "para" denen şeyi yazdığın rakamlar üzerinde neden hassas değilsin?
"Domates seçerken gösterdiğin özeni, vatandaş olarak hayatını yönlendirmek adına eline geçen tek fırsat olan seçimlerde aday seçerken neden göstermezsin" sorusuna benzedi mi?:)

Arkadaşlar, rakam bittimi ki araya nokta koyuyorsunuz? 1.000.000.000.000 TL yazdığınızda aslında sadece 1 TL demiş oluyorsunuz! 1 yazdınız, noktayı koydunuz, sonrasında milyon tane "sıfır" yazsanız anlamı yokki! Ha Maliye Bakanlığına sorarsanız o başka ki sormayında zaten, onlar hiç bilmiyor:)

Para kazanma konusunda gelince, paramızda bol sıfır olduğu dönemde çok komikti ve zorlasanız kazanabilirdiniz. Tabii davalarınızı Türk kanunlarına göre değil, Dünya kanunlarına göre açmanız gerekirdi. Küçük bir örnek vereyim:
O zamanlar ekonomi sayfalarında döviz kurlarını takip ederdik. Bir banka 1$=1.350.000 TL diye duyurdu diyelim. O bankaya bir milyon üçyüzelli bin TL değil bir lira otuzbeş kuruş götürerek 1$ isteme hakkınız olurdu, bir anda dolar milyoneri olmanız işten bile değildi.:) (Bu arada madem başladım düzeltmeye, bir önceki cümlede kullandığım "işten bile değil" ifadesi doğrudur "içten bile değil" derseniz yanlış olur çünkü birşeyin "içten" gelip gelmemeisnden değil "iş" bile sayılmayacak kadar kolay olmasından bahsediyoruz) :)
O zamanlar Merkez ve Ziraat Bankaları gibi işin aslının farkında olupta uyandırmayan bankaların kur bildirimlerinde aynı şey 1$=1,350,000 şeklinde olurdu.

devam edecek...
Aslında cennet vatanımızda hayatımızın her alanında bu tür saçmalklar bitmeyeceği için, devam edecek yerine "bitmek bilmeyecek..." diye düzeltiyorum.
Sevgiler.
11 Mart 2009 17:16

Yorum (yok) Yorum yaz!

Türk Halkının %99'u Müslüman.. Değil! - 2

22/2/2009 ·

Türk Halkının %99'u Müslüman.. Değil! başlıklı yazının devamıdır...

Hayatım yobazlıkla mücadele içinde geçti. Öğrencilik yıllarımda günaydın diye selam verdiğim insanlardan "günaydında neymiş kafir selamın aleyküm diyeceksin" gibi anlamsız tepkilerle başladı, "sen namaza gelme ama benim dersimden sırf çalıştığın için geçmeyi bekle, olmaazz" diyen "hoca" larla devam etti. Oysa ben hemen herkes gibi bluğ çağımda "biz kimiz, nereden geldik nereye gidiyoruz, Allah varmı, varsa onu nasıl anlarım, vs." sorularını kendime sordum. Din adına korkunç hurafeler duymuştum herkes gibi ve hiçbiri akıl süzgecimden geçmiyordu. Allah baskı kuran, insanlardan nefret eden, sadece ceza veren, sadece şekil isteyen ve insanların yaptığı gibi sadece şekle önem veren bir varlık olamazdı. Çevremdeki dini temsil eden çember sakallı, ağzından salyalar saçarak zorlama yapan zatları hiç sevmedim, inanmadım. Halbuki çare basitti, bütün kutsal kitapları aldım, bulmak hiç zor olmadı, hepsini okudum (kendi dilimde yazılmış olanları zira anlamak istiyordum). Bununla yetinmedim doğu felsefelerinide okudum, şaşırtıcı bir biçimde örtüşüyordu. Aydınlık bir dünya buldum, Allah korkunç bir varlık değil tam tersi, şefkatliydi, sevecendi, seviyordu ve kendisi gibi olmamızı istiyordu zira biz zaten ondan gelmiştik ve yine ona dönecektik. Ancak daha iyi anlamak için dinler tarhini de okumak gerekiyordu ki bu kitaplar hangi koşullarda, hangi toplumların hangi tavırlarından bahsediyor anlayabileyim. Herşey apaçık ortadaydı, hiçbir tereddüte yer kalmayacak bir biçimde "Allah var, zaten içimde hissediyordum ama daha iyi anladım, ona ulaşmak için de en güzel yol, son din İslam" kararına vardım. Ancak bu noktadan sonra insanları izledim, nasıl olupta onlar aynı kolay yolu kullanıp bulamamışlardıki? Anlamak için en küçük çaba sarfetmeden bir takım çoğu dinle alakasız acayip şekillere tapmaları puta tapmaktan farksızdı! "Allah" kelmesi dillerinden düşmüyor hatta bu kelimenin arkasına sığınıp can bile alıyorlardı ama bu kelimenin neyi ifade ettiği hakkında en küçük bir fikirleri yoktu.

Şekildi yaşadıkları, özü merak bile etmemişlerdi. Oysa öz zaten içlerindeydi ama onlar kördü.

Bir soru sormaya başladım bana din hakkında birşey bileceğimi akıllarına getirmeden "namaz kılmıyorsun cehennemde yanacaksın, sen kötüsün, hiçbirşey bilmiyorsun, ben biliyorum, dinlemezsen sana zarar veririm Allah adına" diye saldıranlara.

Bir zat var, diyelim Ahmet. Beş vakit namazında, her sene hacda, içki yok, herkese dini ona dayatıldığı şekliyle satar. Yalnız bu Ahmet, insanların sırtından zengin olmuş, en küçük merhamet hissi taşımadan insanları ezer, çevresindeki bütün kadınlara bıyık burar hatta akrabalarının kızlarını yalnız yakaladığında sıkıştırır usturuplu bir şekilde tecavüz eder, onun ailesine asla söyleyemeyeceğini bildiği için çok rahattır, insanlar sakallarından dolayı ona güvendiği için herkesin evine girip çıkar, her istediği rezilliği yapar, insanların hayatlarını karartır ama bunlar hep gizli kaldığı içn dışarıdan namazında niyazında bir mü’min olarak bilinir.

Başka bir zat var, diyelim Mehmet. Namaz bayramdan bayrama, içki akşamdan akşama, kimsenin dinine imanına karışmaz, kimse hakkında kötülük düşünmez, yardıma ihtiyacı olan sıkılmadan ona gelir, 2 zeytinin birini değil ikisini birden verir, aç olsada huzur içinde rahat uyur, alnın terinden başkasında gözü olmadığı için fakir, başkasının namusu kendisininki kadar mukaddes olduğu için eşiyle mutludur.

Hangisidir Müslüman diye sorarım! Bir grup insan "elbette namazında niyazında Ahmet efendiii" der sanye düşünmeden verir cevabını.
Diğer grup insan Mehmet Bey der.

Siz hangisini seçtiniz? Cevabınızla bln bakalım hangi grubua dahil oldunuz? Ya %99, ya %1 lik dilime girdiniz. Ama ben size söylemeyeceğim hangi cevabınızla hangi dilime girdiğinizi, onu da siz kendi kendinize sorunuz!

Allah %99u ıslah etsin, gönül gözünü açsaın, hidayete erdrsin ki ülkemiz, Dünya yeryüzü Cennetine dönüşsün. Sevgiler.

Yorum (yok) Yorum yaz!

ERGENEKON: Çamur at izi kalsın kampanyası.

16/1/2009 ·

Ergenekon icad oldu "mert"lik bozuldu. Başından beri muhalif temizleme, karşıtları suçlu gibi gösterip deşifre ederek sindirme kampanyası olduğunu bu ülkenin gerçeklerini bilen herkes gayet iyi biliyor. Ancak "düşmanımın düşmanı dostumdur" diyenler başta olmak üzere bu çılgın kampanyaya sessiz kalarak destek verenler de suç ortağıdır.
Hükumet tahammül edemediği insanları kara listeye almış ve bu listedekilere yönelik intikam kampanyası hatta sürek avı başlatmıştır. Bu, muhalefet görevini yapmayan muhalefet partilerinin de birinci dereceden suçudur. Zira, karşısında örgütlü bir muhalefet görmeyen hükumet, bireysel muhalefet yapanlara gözünü dikip onları yok etmek için zemin ve zaman bulabilmiştir. Bireyleri örgütlü gibi, hatta suç örgütü gibi gösterip yutturmayı başarmış ve kampanya medyadan da destek görünce ortaya attıkları senaryoya kendileri bile inanmaya başlamışlardır.
Basını bu komediye bir de "ETÖ= Ergenekon Terör Örgütü" diye yafta yapıştırarak legalleştirilmesine çanak tuttuğu için kınıyorum. Bu sürek avı aranızdan birilerine de bulaştığında da kafanızı nerelere gömeceksiniz bilemiyorum. Basının "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" deme lüksü olduğu ancak bu memlekette görülebilecek traji-komedyanın ta kendisidir.
"Basın"da gösterilen, "basıldı, ele geçirildi, büyük başarıya ulaşıldı" diye gösterilen  silahlar, hayatından bir silahı yakından görmemiş bir kişi olarak bende bile acı bir gülümseme isteği uyandırıyor. Basının yardakçılığına o derece güvenilmiş ki bu dümeni döndürenler ilgili yerlere gerçek silah koyma gereği bile görmeden, birşeye benzemedikleri için müzeye bile alınmayacak bir takım süprüntüleri, çöpleri atom bombası gibi şişirerek ortaya çıkarabiliyorlar. Basın da bunların önünde saatlerce "müthiş bir silah olan ahanda şurdaki bilmemne" diye "haber" yapıyor. Nasıl oluyorsa tonlarca uyuşturcu yakalandığında emniyet şeridinin arkasından zoraki birer kare fotoğraf alıp bilmem kaçıncı sayfadaki boşluğu dolduran basın, birkaç altıpatlar sözkonusu olunca şerit falan kaldırılmış olarak hatıra fotoğrafı çektirip şov yapıyor, manşetleri dolduruyor, tv'ler mankenlerden kalan diğer bülten yarısını evire çevire bu şova ayırıyor.
Acıyorum! Bu komedinin tüm acemi senarist, yönetmen ve oyuncularına acı-yorum.
Erdoğan MERT
16 oCAK 2009, 17:57

Yayınlanan-yorumlanan siteler:
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=156447
http://www.solbirlik.net/haber_detay.asp?haber_id=9638&yid=157
http://www.edebiyatdefteri.com/index.asp?istek=tum_yazilar&k=detay&yazi_id=34289

Yorum (1) Yorum yaz!

Misyonerler. Onlara saldırmak bir yana gönülden destekliyorum!

4/6/2008 ·

Misyon malumunuz Fransızcadan dilimize daha biz doğmadan önce girmiş "görev" diye çevirebileceğimiz bir kelime. Misyoner de "görevli" demek. Bizde "Din elden gidiyor, görüldüğü yerde katli vaciptir" diye işaret edilen kişiler de Hristiyanlık dinini tanıtıp yaymaya çalışan din görevlileri yine malum.

 

Peki malumunuz mu, bugün Balkanlarda Müslümanlık hala ayaktaysa, her türlü baskıya rağmen dimdik ayaktaysa, bizden zamanında oraya giden "misyoner"ler tarafından sağlanmıştır bu? Gerçekten önce insanlığı, ondan sonra Dini özümsemiş, Hacı Bektaş-i Veli ekolünden insanlar oralara gidip "burası kilise şurası havra ben girmem buralara" demeden gidip İslamı en güzel şekilde aktarmışlar, insanların gönüllerini kazanıp kendi istekleriyle İslamı seçmelerine vesile olmuşlardır.

 

Asıl konuya, başlığı okuduğunuzda kuvvetle muhtemel bazılarınızın beni de katletmek üzere gözlerinizden alevler fışkırmasına sebep olan fasla..

 

Rahat olun, hiçbir misyoner (Dünyanın en başarılı misyoneri bile olsa) gerçekten başka bir dine gönülden inanmış bir inananı kendi dinini seçmeye zorlayamaz. Ben kendi ayağımla onların içine daldım, misyoner kiliselerinde olan biteni anlamak için ziyaret ettim, Havralara girdim, misyonerlerle, onların etkisine giren insanlarla görüştüm hiç gocunmadan ve inancıma hiçbirşey olmadı. Zira benim inancım, başkası tarafından empoze edilmedi, kendim seçtim. Siz de başkasından gelecek etkilerden korkmayın eğer gerçekten şu anda sahibi olduğunuz inanç başkası tarafından size dayatılmamışsa.

 

Misyoner değerlidir. Sizin nasıl olsa çantada keklik dediğiniz görünüşte Müslüman saydığınız ama aslen hiçbir inancı olmayan insanlara hiç değilse bir yaratanın olduğunu, ona inanılması güvenilmesi gerektiğini hem de çok güzel bir dille aktarıyor. Siz camilerin hoparlörlerinden sadece "cehennemde yanacaksınız, Allah sizi kazanlar doldurup yakacak, kaçışınız yok!" diye ağzınızdan salyalar saçarak bağırırken farkında değilsiniz camiye girmek bir yana korkuyla kulaklarını kapatıp civardan kaçan insanların şaşkınlık ve korkuyla kaçıştıklarının!

 

Misyonerler bunun tam tersini, sizin de yapmanız gerekeni yapıyorlar. Verdikeleri mesajlarda "Allah sizi seviyor, iyi insan olun, çevrenizdeki herşeyi sevin, kavga etmeyin, öldürmeyin, kin tutmayın, insanlar da böyle olursanız sizi sever, mutluluk verdikçe mutlu olursunuz, huzur bulursunuz, yalnız değilsiniz, ne zaman bunalırsanız çekinmdeyin gelin..." diyorlar. Bunu da vermeye çalıştıkları mesaja uygun davranarak güzellikle, sükunetle, sevgiyle yapıyorlar. Sonuçta aslında Allah tanımaz, içinde sevgi kırıntısı kalmamış, kalpleri taşlaşmış, toplumdan soyutlanmış, itilmiş kakılmış, sizin terk ettiğiniz insanları topluma kazandırmaya çalışıyorlar.

 

Sizin neden umrunuzda olur yakınınızdaki dünya tatlısı bir insanın dininin ne olduğu? Sevilen, cana yakın, iyiliksever bir insan dostuna "senin dinin ne kardeş" diye sormak aklınıza geldi mi hiç? "Memleket nire gardaş?" diye çok sormuşsunuzdur o insanı bir nebze de olsa tanıyabilmek ihtiyacıyla ama hiçbir zaman "hangi dine mensupsun" diye sormazsınız!!! Bir insanın tavırlarından hoşlanmazsanız belki "gavur" dersiniz ama iyiyse aklınızın ucundan geçmez onun inancıyla ilgili bir yorum yapmak. Zira bütün dünya bilir ki içten içe, insanın dini değil "insan"lığıdır önemli olan, bizim gördüğümüz.

 

Allah Hristiyanlardan Musevilerden, size yasakladığı halde sizin kendinizi "Allah" yerine koyarak "gavur" dediğiniz topluluklardan "Ehl-i Kitap" diye bahseder. Allah'ı ve sözde mensubu olduğunuz "İslam"ı hiç anlamadığınız, anlamak için çaba göstermediğiniz için bu hallerdesiniz ey insanlar uyanın artık! Onlar dinsiz değil, sizden çok daha Allaha yakın, onun istediği gibi yaşayan topluluklar. Apaçık görünmüyor mu, sizin "gavur" dediğiniz topluluklara gıptayla baktığınız, siz sefil bir hayat sürüp Avrupa Birliği kapılarına Amerika eteklerine yüz sürdüğünüz.  Madem siz has Allah kullarısınız onlar kafir de neden Onlar insan gibi yaşayıp, üretip, örnek olurken siz sadece kin, nefret, yoksulluk içinde debeleniyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz?

 

Şimdi ister Hristiyan ister Müslüman isterseniz Musevi olun. Ben sizin insanlığınızı görürüm dininiz insanlığınızı şekillendiriyorsa önemlidir ama sadece sizin için, benim zerre kadar umrumda değil.

 

Şimdi bu yazıyı okurken gözlerinizi kan bürüdüyse, burnunuzdan soluyup nefret içinde kıvranıyorsanız, bravo testi başarıyla geçtiniz! Sizin de bir misyonere ihtiyacınız var zira her ne dininine inandığınızı zannediyorsanız, o dinle uzaktan yakından alakanız bile yok. Önce Mevlana'yı arayın insanlığı bulun, ondan sonra da İslam sizin için çook uzak bir hedef, öncelikle kolay yoldan bir Misyoner bulup "Allah" denir, nasıl bir sevgisi vardır bi öğrenin. Bunlardan sonra gelin ben size bir tane takdim edeyim Kur'an-ı Kerim'in hangi dili biliyorsanız o dildeki mealini, okuyun.

Yorum (2) Yorum yaz!

Evlenme Teklifi (Will you marry me?) Türkçe-İngilizce

27/4/2008 ·

Evlenme Teklifi


SENİN OLMAK İSTİYORUM, BENİM OLUR MUSUN?
I WANT TO BE YOUR, WILL BE MINE?

(Evlenme Teklifi)
(Will You Marry Me)

Yerinde kölen, yerinde efendin
Sometimes your slave, your master sometimes

olmak istiyorum
I want to be

Hem efendim hem kölem olur musun?
Will be my master and slave?


Kızdığımda kaplan, kızdığında süt dökmüş kedin
When I angry the tiger, when you angry a little cat

I want to be
olmak istiyorum

Hem kedim hem kaplanım olur musun?
Will be my cat and tiger?


Hüzünlüyken müşfik baban, heyecanlıyken ateşli aşığın
When I melancholic your sensible dad, excited hot lover

olmak istiyorum
I want to be

Hem aşığım hem anam olur musun?
Will be my lover and mom?


Küçücük oğlun, gencecik kardeşin
Your little son, young brother

olmak istiyorum
I want to be

Hem kardeşim hem kızım olur musun?
Will my sister and daughter?


Üstünde gökyüzü, altında toprak
Your above the sky, under the land

olmak istiyorum
I want to be

Hem toprağım hem göğüm olur musun?
Will be my land and sky?


Gözünde nur, içinde huzur
Holy light on your eyes, peace inside

olmak istiyorum
I want to be

İç huzurum göz nurum olur musun?
Will be my peace of mind and holy light on my eyes?

...

Sahibin, herşeyin, KOCAN
Your master, everything for you, your husband

olmak istiyorum
I want to be

Sahibim, herşeyim, KARIM olur musun?
Will be my master, my everything, my wife?
 

Erdoğan Mert

Eylül 2005

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::