Ben kimim? (Çok merak ediyorsanız:)
3/4/2008 ·

Herkes gibi bir tarihte (ç.m.e.=çok merak ediyorsanız: 5 Ocak 1970), Dünya üzerinde bir şehirde (ç.m.e.: Kastamonu/Türkiye:) doğdum.
Herkes gibi bir annem (ç.m.e.: Hamide:) ve bir babam (ç.m.e.: Raşit:) var.
Birçok Anadolu ailesi gibi benimkiler de Istanbul'da bir yere (ç.m.e.: Beyoğlu/Cihangir:) taşınmışız.
Ancak pek çok bebekten farklı olarak neredeyse 2 yaşıma kadar anne sütüyle beslenmişim:)
Pek çok Türk ailesi gibi bizimkiler de çok fakirdi, ilkokul mezunu bile değildi.
Belki çok aileden farklı olarak "can kaybetme" acısı tattık. Benden 2 sene sonra doğan kardeşim Birol'u, 2 yaşındayken, doğum gününde, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında hastanelerde yer olmadığı gerekçesiyle, ikimizi de yakalayan fakat onu bırakmayan "kızamık" hastalığı yüzünden kaybettik.
Belkide onun acısından kurtulmak için, hemen 1975 yılında bir kardeşim daha (ç.m.e.: Erdal:) doğdu.
Diğer çocuklar gibi ben de ilkokula başladım (ç.m.e.: Cihangir İlkokulu-1976:) ancak diğer çocuklardan farklı olarak, hayatımın belki ilk çıkıntılığını yaparak, yaşıtlarımın tersine sokakta top oynamak yerine okumaya başladım. Biriktirdiğim harçıklarımla top, şeker, oyuncak değil, "Jules Verne"in kiaplarını alır, soluksuz okurdum. Cumaları Tercüman Çocuk dergisi alır, ortasından ayırdığım ansiklopedi fasiküllerini koparıp okur, tamamlandıklarında Cağaloğlu'nda özenle ciltletirdim. Uzay ansiklopedisiyle başlayan koleksiyonum, Bilim Ansiklopedisi, Ülkeler Ansiklopedisi gibi her sayfasını okuduğum kitaplarla genişledi. Hatta kalın Türkçe resimli sözlükleri okurdum büyük bir zevkle. Çerez niyetine ikinci el çizgi romanları ve haftalık çıkan ünlü mizah dergisi "Gırgır"ı okurdum.
O zamanlar "Ortaokul" kavramı vardı. Ben de gittim (ç.m.e.: Beyoğlu Fındıklı Lisesi, Orta kısmı:).
Kayıt sırasında dil seçimi karmaşası, daha doğrusu kavgası çok garip gelmişti bana. Bütün veliler çocukları "İngilizce" öğrensin diye hocalara rüşvet teklif etmekten tehdit etmeye kadar bir sürü samalık peşindeydi.
Hala duyduğum "çoğunluğun gittiği yönden uzak dur hatta ters yöne git" diyen iç sesimmidir etkili olan bilmem, ben "Fransızca" öğrenmek istedim. Zira bu dili ana dili gibi öğrenen biri diğer latin kökenli dilleri de büyük oranda konuşabilirdi. Fonksionelliği seçtim yani:) İlginçtir, dil öğrenmeye yatkınlığım da varmış ki diğer derslerimden daha fazla, yabancı dil dersinde parladım.
Çevremde olup bitenleri büyük bir dikkatle gözlemlemek, her olayı ciddiye almak gibi pek de çocukça olmayan tarafım yönlendirdi hayatımı. Aile terbiyesi ve bazı Türk filmleri bana karşı cinsi, her birini birer prenses gibi görme sorumluluğu yükledi. Oysa hemcinslerim kızlara çok kaba davranıyor, beni hayretlere düşürüyorlardı. Benim edinimlerimle taban tabana zıttı bu durum.
Çok çekingen, terbiyeli, sessizdim. Asosyal sayılmazdım ama popüler olmadığım da aşikardı. O zamanlardan belli oldu ki ben hayata, getirdiği saçmalıklara her zaman asi, müzmin muhaliftim. Yaıtlarıma göre ağır, yetişkin gibiydim, çocukluk yapmak ayıptı benim için. Şimdi düşünüyorum da, her iki kardeşimin altını değiştirip karnını doyurmak gibi farkında olmadan, annem çalıştığı için yüklendiğim sorumluluklarla büyümüştüm. Okuduğum kitaplarda tarif edilen insan olma yolundaydım ama gerçek hayattaki insanlar aslında o tariften fersah fersah uzaktı. Ben yine de çoğunluğa uymama ısrarımı sürdürüp sadece kendime baktım.
Derken, babamın "bu çocuğun okuduğu yeter, tamirciye verelim çalışsın" sözleri üzerine (ki bu düşünce tarzı akıl alır gibi değildi benim için, ama ülkemizde seneler sonra acıyla anladığım gibi mteber olan buymuş) bir duvarla ayrılan komşu liseye (ç.m.e.: Kabataş Ticaret Lisesi:), gizlice kayıt oldum. Hem üniversiteye girmem neredeyse imkansız olduğundan, bu okuldan sonra muhasebeci olma şansına sarılmıştık annemle.
44 kişilik sınıfta 11 erkekten biri olmak hoştu. Hala kız-erkek ilişkilerinin benim hayal ettiğim romantizmin yakınından bile geçmiyor oluşuna alışamamıştım. Erkeklerin kızların peşinden koşmalarına da. Neden onlar da gelip bir erkeğe arkadaşlık telif etmesinlerdi ki. Fikrimde ısrar ettim, kızlara düşkünlük bir yana, göz ucuyla bile bakmadım ama değdi, hiç de yakışıklı olmadığım halde bir kızdan teklif aldım:) gerçi onu da ben kabul etmedim:) E tabi, o kız diğerlerinin tersine bütün kızlara tam bir Istanbul beyefendisi gibi davranmamdan etkilendi ve bir kız teklifte bulunabileceği gibi nazikçe reddedilebilirdi de:)
Cuma günlerini iple çekmeme sebep olan çocuk dergisi kapanıyordu, ben de zaten artık çocuk dergisi almaya utanırdım, mizah dergilerinin eski tadı kalmamıştı, okuyacak pek birşey bulamıyordum. İnanç meselesi dürttü o sıra.
Herkes gibi ben de kafa kağıdımın "din" hanesinde "İslam" yazdığını gördüm. Ama bu tek kelime neyi ifade ediyor diye merak ettim. Onda da acaba herkesin gittiği yönün tersine kaçabilir miyim diye düşündüm. Ama biraz kurcalayınca, aslında kimsenin o yöne gitmediğini gördüm. Bütün kutsal kitapları okudum, tarihe de bayılıyordum ve ilgi alanıma dinler tarihini de ekledim. Maneviyatımı oturtmak, herkesin kendine sorması gereken sorulara cevap bulmam gerekiyordu.
Sonuca ulaştım ve bu konuyu bir daha açmamak (şüpheye düşmemek) üzere edinimlerimi benliğime kattım: Evet bir yaratan vardı, İslam en mantıklı yoldu ona ulaşmak için ve dini anlamak için önce kitabını okumak gerekiyordu. Ancak yine de anlaşılmayan kısımlara vakıf olmak için dinin ortaya çıkış dönemini, yani tarihi de irdelemek gerekiyordu.
Hemen herkes "Müslüman"dı. Ders kitaplarımızda "Türkiye: nüfusunun %99'u Müslüman olan ülke" yazıyordu. Ama ben "ya bunların, yani %99'un İslamla alakası yok ya da benim" diyordum! Küçüklükten beri din adına binlerce saçmalık, hurafe duydum ve her birine ayrı ayrı şaşırıp kızdım.
devamı var...:)
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!Arkadasina Gönder!
0 yorum yazilmistir
:: Sonraki »