www.livefromturkey.com ülke tanıtım projem hakkında röportaj met

27/4/2008 ·

Soru ve Cevaplarla www.livefromturkey.com canlı (live) iletişim: ankaalive@hotmail.com  Lufen yorumlarınızı ziyaretçi defterine yazın.

G.M.=Gazete Muhabiri, E.M.=Erdoğan MERT

G.M. – Böyle bir site kurmak nereden geldi aklınıza?

E.M. – Sokaktaki vatandaştan Cumhurbaşkanımıza kadar hemen herkesin üzerinde mutabık olduğu ve her fırsatta seslendirdiği “ülkemiz dış Dünyada yeterince tanınmıyor, ya da yanlış tanınıyor. Bundan da ülkemiz zarar görüyor” saptamasına ben de katılıyorum elbette. Ancak Bu sorunu çözmek için kurulan kuruluşların bile klasik yöntemler kullanarak gereğini tam olarak yapamadıklarına ve zamanın boşa aktığına da kani oldum. Ülkesine aşkla bağlı bir vatandaş olarak “benim elimden ne gelir, bilgi ve birikimimi bu yolda kullanabilir miyim?” sorusunun cevabını aradım. Bu proje hepimizin kendimize sorduğu bu soruya karşılık vatandaş Erdoğan MERT’in ortaya koyduğu cevaptır.

G.M. – Çok değişik amaçlarla kurulmuş milyonlarca internet sitesi mevcut. Bu sitenin diğerlerinden herhangi bir farkı var mı, varsa nedir?

E.M. – İnternet sitelerini daha çok elektronik gazete gibi düşünmekte ve kullanmaktayız. Ancak yazı ve resimlerle birlikte seslerin, video görüntülerinin hatta radyo – tv yayınlarının da aktarılması mümkündür elektronik ortamda. Burada saydıklarımız bilgi vermek, tanıtım yapmak için zaten kullanılmakta ve maalesef yeterince başarılı olamamaktadır. www.livefromturkey.com “görmek inanmaktır” fikrine dayanarak ilk defa bir ülkenin günlük hayatını, yaşam tarzını hiçbir yazı, ses, resim, vb. malzemenin yapamayacağı şekilde “canlı kamera görüntüleri” ile Dünyanın en ücra köşelerine kadar ulaştırmaktadır. 

G.M. – Bu projenin uygulama alanı ve ziyaretçilere getirisinden bahseder misiniz? İnanlar neden bu siteyi ziyaret etmek istesin?

E.M. – Uygulama alanı bütün Türkiye’nin her santimetre karesidir!

-         Doğduğu şehirden hiç çıkmamış ve belki ömrünün sonuna kadar fırsatı olmayacak bir vatandaşımızın adını çok duyduğu örneğin, Antalya-Alanya sahilini, Ağrı Dağını, İstanbul Boğazını, v.b. bulunduğu yerden hatta masasından ayrılmadan görebilmesinin tek yolu budur! Bu siteden bir yerin canlı görüntüsünü izlemekten daha iyi olan tek şey bizzat orada olmaktır!

-         Dünyanın çok değişik noktalarında yaşayan soydaşlarımız, sitemizin ziyaretçi defterine yazdıkları notlarda da belirttikleri gibi çok uzun süredir takip etmekte ve vatan hasretini bir nebze de olsa giderebilmektedir. Bulundukları ülkede çevresindekilere “işte benim ülkem burası” diyerek gururla izlettirmekte, yine kendi ifadeleriyle ilk defa yabancı bir ülkede yaşayan Türk olarak eziklik yerine gurur yaşamaktalar.

-         Ana hedef ve hepsinden önemli olmak üzere; öncelikle üyesi olmaya çalıştığımız AB ülkelerinin vatandaşları ve diğer Dünyanın bize bakışı malum. Ülkemize bir şekilde (çoğunlukla turist olarak gelmeye neredeyse zorla ikna edilmiş) insanlar da ön yargılarından kurtulup kimi zaman ülkemizin fahri elçisi gibi davranmaktalar ülkelerinde döndüklerinde. Ancak gelmeyen, gelmek istemeyen hatta bizden nefret eden milyarlarca insana nasıl ulaşırız? İşte bu kritik sorunun cevabıdır bu proje! Onlar gelmiyorlarsa biz ülkemizi en doğal, şüpheye yer bırakmayacak haliyle onların ofislerine, evlerine, masalarına götürüyoruz. Sanki buradaymış gibi yaşam tarzımızın, görünüşümüzün, yaşadığımız yerlerin hiç de kafalarında ilköğrenimden beri oluşan çirkin görüntülerle bağdaşmadığını görebilmekteler. Hatta görülmeye değer güzelliklerimiz görenlerin “şimdi orada olmak harika olurdu” fikrine sahip olmalarını sağlayabiliyoruz.

G.M. – Sitenizin tanıtımında “Türkiye canlı yayın yoluyla tüm Dünya'dan izlenebilen tek ülke! Türkiye'nin ilk ve tek webcam portalı! Dünyanın ilk ve tek ülke webcam portalı!” diyorsunuz. Bu son derece iddialı ifadenin dayanağı nedir, biraz abartmış olmuyor musunuz? Zira webcam uygulamaları uzun süredir yapılıyor ve örnekleri mevcut.

E.M. – Elbette webcam tabiri ve uygulamasını ilk yapan biz değiliz. Ancak bu şekilde yorumlanarak kullanılması anlamında tüm Dünya için bir “ilk” oluşturuyor. Şöyle ki; ülkemiz açısından ilk ve tek oluşu tartışmasız ancak daha önemlisi, siz bir ülkenin bir noktasını görmek isterseniz bakabileceğiniz tek bir kaynak bulamazsınız. Örneğin Arjantin’de bir nokta görebilmek mümkün müdür, mümkünse ne kadar zamanda ulaşabilirsiniz belli değildir ancak söz konusu Türkiye olduğunda saniyeler içinde izliyor olacaksınız.

G.M. – Projeniz tamamlandı mı, hedefleriniz ulaştınız mı?

E.M. – Projeyi henüz başlangıç aşamasında kabul ediyorum. Neredeyse sonu yok üstelik zira ülkemiz çok geniş ve güzel. Ortaya koyabildiğim sadece benim bireysel çabama dayalı oysa çok geniş bir uzman ekip ve ciddi maddi kaynak gerekiyor. Belli başlı hedeflerimi şöyle sıralayabilirim:

-         Bütün illerimizden en az bir noktanın o ili temsilen izlenebilir olması temel hedefim.

-         Bu hedefe ulaşırken ara sosyal hedeflerime de ulaşmaya çalışacağım. En önemli örneğim “Darül Aceze Kurumu”dur. Ziyaret edenler bilir, oradaki vatandaşlarımız görmek ruhumuzda büyük değişimler yaratabiliyor. Yardımsever vatandaşımız da tahmin ettiğimizden çok daha fazla sayıdadır eminim. Ancak “gözden ırak gönülden de ırak” kalıyor maalesef. Hayat keşmekeşi içinde oralara gitmek aklımıza bile gelmiyor. O halde biz bu kuruluşları neden yardımseverlerin gözlerinin önüne götürmüyoruz böyle bir imkanımız varken?

-         Özellikle elektronik ve bilgisayar gibi teknolojik kavramlardan bahsedince ilk hedef yapılmamışı yapmak, ortaya bir yenilik koymak olmalı. Bu bağlamda taşıt araçlarından canlı yayın yapmak hedeflerim arasında. Örneğin bir turist otobüsü turunu yaparken sadece içindekileri değil örneğin Avusturalya’daki izleyenleri de gezdirmiş olabilir. Boğaz turu yapan bir gemiden yayın yapıldığını gözünüzde canlandırın. Hatta bir “balon” dan bile yayın yapmak mümkündür! Ayrıca ülkemizdeki ulusal ve uluslar arası etkinlikleri de “Live Events” bölümü ekleyerek yayınlamak iyi bir fikir olabilir (Spor karşılaşmaları, sanat faaliyetleri, diğer organizasyonlar v.b. gibi.) Ortaya koyabileceklerimiz sadece hayal gücümüzle sınırlıdır.

G.M. – Bu saydıklarınızı gerçekleştirmek sanırım çok büyük bir maddi kaynak gerektiriyor. Finansman sağlama konusunda da fikirleriniz var mı? Başvurduğunuz kurum ve kuruluşlar oldu mu?

E.M. – Elbette. Milyon dolarlar seviyesinde bir kaynak gerekiyor. Ancak projenin en başında henüz AB ile müzakere kararımızın çıkmadığı dönemde Kültür ve Turizm Bakanlığımız ile Türk Tanıtım Vakfına projemi duyurdum. Her şeyi devletten beklememek adına bireyleri finansal destek sağlamaya teşvik için bir sistem de kurdum. Örneğin henüz görüntü yayını olmayan illerimizden bir gönüllü çıkması durumunda sağlayacağı desteğin ona da geri dönüşümü olmasına dikkat ettim. O ile ait görüntü izlenirken finansörün adını, varsa firmasını ve firmasının web adresini (talep ederse) aynı sayfada yayınlamayı düşünüyorum. Böylece vatan hasreti gideren gurbetçilerin dualarıyla manevi, firmasının dünya çapında tanınırlığının artması sebebiyle maddi bir getiri elde etmesi ve sağladığı finansmanın karşılığını almasını hedefliyorum. Bu sistem yürüdüğü sürece sitenin “Milli” niteliğini bozmamak adına başkaca bir reklam yayını yapmamak düşüncesindeyim. Ayrıca bu şekilde benim gibi “ülkemin doğru tanıtımı için bireysel olarak ne yapabilirim” sorusunun cevabını arayan diğer vatandaşlarımıza bu şekilde bir fırsat sağlamış ve projeye dahil etmiş olacağım.

G.M. – AB’ye girme çabamızla projeniz arasında ne gibi bir bağlantı kuruyorsunuz?

E.M. – Birinci dereceden bir bağlantı mevcut. Sitenin ziyaretçi istatistikleri ülkelerin bize bakışlarını ve değişimleri neredeyse birebir yansıtıyor! ABD ve İngiltere gibi geleneksel destekçilerimiz ziyaretçi açısından yoğunluğunu korurken başlarda Fransa’dan yok denecek kadar az olan bu sayı zamanla çok ciddi bir şekilde artmıştır. Hatta ülkemizi temsilen sitemizi lanse eden bir Fransız webcam portalı defalarca bizi haftanın webcam sitesi seçmiştir.

G.M. – Ziyaretçiler sitenize nasıl ulaşıyorlar, nereden biliyorlar?

E.M. – Bir site kurmaktan çok daha önemlisi onun varlığını duyurmaktır. Yayına koyduğum 2004 yılından itibaren arama motorlarına kayıt yaptırdım. Bir süre sonra sayısı 10’u geçmeyen Dünyaca bilinen webcam portallarının ülkemizin yegane temsilcisi olarak sitemizi refere ettiklerini gördüm. Şu anda sitemiz maalesef yurt içinde pek tanınmamakla birlikte Dünyada saygın ve bilinen bir konumdadır.

<****** language=**********> <****** language=**********1.1> <****** language=**********1.2> <****** language=**********1.3> <****** language=**********1.4> <****** language=**********>

Yorum (1) Yorum yaz!

Türk Halkının %99'u Müslüman.. Değil!

21/4/2008 ·

Ders kitaplarımızda bile diğer yalanların yanında yer alır bu iddia. Oysa ülkemizde gerçekten Müslüman olan insanların oranı için %1 bile iyimser bir orandır!

 

Öncelikle Müslüman ve Müslümanlık nedir sorusunun cevabını vermeliyiz ki iddiaların ne anlattığını ve ardından doğru olup olmadıklarını tespit edebilelim.

 

Bir hakkı teslim etmeliyiz ki, Anadolu topraklarından çıkan İslamı gerçekten anlamış ve yaşamış insan sayısı Arap topraklarından çıkanlardan çok daha fazladır.

 

Bizim en temel yanlışımız, bize dayatılan, hurafelerle içinden çıkılmaz sarmaşık örgüsü haline gelmiş olan şeklini ve buna ustaca karıştırılmış Arap kültür(süzlüğ)ünü İslam sanıyor ve puta taparcasına tapıyor olmamızdır. Milyonlarca insan arasından dinin aslını merak edip tek kaynak olan Kur'an-ı Kerim'i okumayı akıl eden çıkmıyor.

 

Bizde insanlar bluğ çağından ergenliğe geçişlerinde eğer gözlerine ilişirse kafa kağtlarında yazan Dini:İslam ibaresine bakarak "aa ben Müslümanmışım demek" suretiyle Müslüman oldukları zannına kapılırlar. O güne kadar tüm çevrelerini saran, içinde gerçek din kırıntısı bile kalmamış uydurma ve sapkın bir din bozuntusunun beyin bulandıran etkileriyle sersemlemişler, bir yerden sonra umursamadıkları bu sarsaklıkları da unutup dini ciddiye almamışlardır. Ancak hiçbir babayiğit çıkıpta "ya kardeşim ben din adına bir sürü sakallıdan bir sürü akıl mantık almaz saçmalıklar dinledim, acep nedir bunun aslı" demezler.

 

Allah "Düşünen" insanlara indirdiği kitabında herşeyi apaçık aktarmış oysa. Din, simsarlarının bilerek ve isteyerek beyin uyuşturan ot halinde gösterilen ucubeden uzak, berrak, yalın, anlaşılır, huzur veren, herkese hitap eden bir yol dur.

 

MÜSLÜMAN KİMDİR?

1. Hacı Bektaşi Veli, "ELİNE, BELİNE, DİLİNE HAKİM OL" demiştir. Sayınız lutfen, sadece 5 adet kelime var burada ve sadece İslam değil, İlahi bütün dinlerin verdiğinin özetidir. Kaldıki doğu felsefelrinin bile özeti budur.

 

"Eline, beline ve diline" hakim olan insan, birlikte yaşadığı diğer insanlara, hayvanlara, doğaya hatta taşa toprağa zarar vermeyen insandır. Evet Allah bütün kitaplarında bu 5 kelimede süzüleni ister insanoğlundan.

 

Şimdi geldik neden Müslüman olmadığımıza. Allah bize günah ve sevaplarla sınırlarını çizdiği bir yaşam emreder. Bu sınırların da süzüle süzle geldiği bir nokta vardır: "Kul hakkı!"

 

Allah kendine eş koşandan başka bir de sadece "kul hakkı" yiyeni asla affetmeyeceğini açıkça bildirmiştir.

 

Günlük hayatta nasıl leblebi çekirdek yer gibi, çatır çatır kul hakkı yediğimizi bir gözünüzün önüne getirin lutfen! Uyanıklık yapıp başkasının bilet kuyruğundaki sırasına tecavüz bile kul hakkı yemektir! Nerede kaldı işçisinin hakkını yiyen patronun, öksüz yetim hakkı yiyenin durumu. İş arkadaşınızın masasında duran paketinden ona sormadan aldığınız bir dal sigara bile kul hakkı yemektir!

 

Dinimizin farzları, vacipleri, haramları bellidir. Mesela içki içmek günahtır, cezaya tabidir, namaz kılmamakta oruç tutmamak ta aynı şekilde. Ancak anlamaktan aciz olduğumuz Allah sözü şudur:

Yaratan bunları yaparsın yapmazsın bu senin bileceğin iş, istediklerimi yapmazsan ceza var derken peşinden, ancak bunlar seninle benim aramda, ben bunları affetmek için neredeyse bahane arıyorum, cezanı çektiririm ancak sonunda yine de Cennetimi esirgemem Ancak kul hakkıyla karşıma gelme affetmem diyor!

 

Kul hakkı yememek Müslümalıktan da önce insanlığın ilk şartıdır! Biz daha insan olmayı başaramazken daha anlayamadığımız Dini sahiplenip Allahın kulları (ki Dünya üzerinde yaşayan tüm insanlar onun kuludur!) üzerinde hüküm verip uygulamaya kalkarak kendimizi Allah yerine koyup ikinci affedilmez günahı işlemek ne haddimize?

 

Mevlana, Allahın emirlerini can kulağıyla dinleyip gerçekten anlayan nadir insanlardandır. Sadece Müslüman!lar değil bütün dünya onun öğretisine saygıyla kulak verir. Zira o hepimizi asırlar öncesinden ayna gibi yansıttığı Allah'ın ışığıyla aydınlatarak önce "insan" olmaya davet etmektedir. İnsan olmayanın Dini de olamaz.

 

Hallaci Mansur gibi gerçekten Allahın istediğini anlayıp yansıtan nadir insanları da Din adına Allahlığa soyunan  hala en iyimser rakamla %99'luk dinsiz, dnsizlikten önce insanlıktan nasibini almamış canavarlara kurban verdik. Oysa o, Allahın yarattığı, kendinden ruh üflediği insan olduğunun farkında olarak "Ene El Hakk" demiş, doğru sözü (hala olduğu gibi) dinleme anlama zahmetine katlanılmadan katledilmiştir. Allah "Ey İnsan, ben seni topraktan yarattım, kendimden ruh üfledim, yeryüzünde halifem olasın diye diğer bütün varlıklardan üstün kıldım" diyor. Her insan onun bir gölgesidir. İnsanlara bakınca Allahı görmemiz gerektiğini anlatmak istemiş, "yaratılanı sev yaratandan ötürü" diyerek bu gerçek Müslümanlar.

 

Uyanın ey ahali! Birinin malını çalarak, yalan söyleyip zarara uğramasına sebep olarak, namusuna göz dikerek yediğiniz kul hakkını, kırk kere haca gitseniz, yirmidört saat namaz kılsanız hazmedemezsiniz! Bir başkasının kibrit çöpünü bile çalsanız, ömür boyu ibadetle bile o suçun bedelini ödemiş olamazsınız! Önce İnsan olun, o zaman zaten kolaylıkla Müslüman olursunuz merak etmeyin!

 

Devam edecek...

Yorum (1) Yorum yaz!

Vatan hainlerine son uyarı! (15.05.2007 Tarihinde yayınladığım a

3/4/2008 ·

KIRMIZI ALARM

SON UYARI

 

Vatana ihanet Kurtuluş Savaşımızı kaçınılmaz hale getiren zamanlarda bile bu derece yoğun değildi. O zamanlar vatanı satmak için uğraşanlarda bile bir utanma vardı, el altından yapmaya uğraşırlardı. Şimdiyse bu bir maharet gibi üstelik gevrek gevrek sırıtarak yapılıyor. Satmanın bile bir mantığı vardır, size ait olanı verir karşılığında karşı tarafa ait olan bir şeyi alırsınız. Bugün vatanı satanlar, alıcılara gereken kaynağı bile bizim cebimizden çalarak veriyorlar, bizim paramızla bizim Vatanımızı almalarına hizmet ediliyor. Tarihimizin en karanlık dönemlerini masum kılan bir aymazlık yaşıyoruz.

Ekonomide düzelme diye yutturulan durum aslında yabancıların yatırım kılıfıyla üç kuruş para getirmeleri, peşkeş çekilen korkunç faizlerle vatandaşımızın alın terini sömürüp varlıklarını katlamaları içindir. Çok daha vahim olmak üzere, yine bizden aldıklarıyla, ellerini ceplerine sokmadan yakında peş peşe satışa çıkarılacak can damarlarımızı satın alacaklardır. Hiç kaypaklık etmeden, bizim emeğimizi sömürmeden direk devredilse bile daha namuslu bir şey yapılmış olurdu. Arap-İsrail savaşı sırasında vurmak için gittiği İsrail askerlerine tankını satan, aldığı parayı sayarak geri dönerken sırtından sattığı tanktan çıkan mermiyle vurulan, az önce aldığı para sattığı düşman tarafından geri alınan, komik gibi görünen ama aslında hazin, arap askeri durumundan farklı değil içinde bulunduğumuz durum.

Kadınların başını kapatma çabalarına yarım yamalak, belli belirsiz itiraz ediyormuş gibi yapan herkes çok daha vahim birşeyi, yapanların tam da istediği gibi atladılar. Kadınların başından daha vahimi milletin gözlerinin, kulaklarının, yüreklerinin örtülmesidir! Suç ortağı medya çalışmakta olan beyinleri de uyuşturmakta, ağlanacak halimize güldürmektedir. Tarih tekerrür etmekte, Osmanlı’nın can çekişme dönemlerini hatırlatmaktadır. Ben de bunu yapanlara Kurtuluş Savaşımızda vatan hainlerine ne olduğunu hatırlatırım! Ulu önderimizin çok güvendiği gençlik, maalesef nasıl kazanıldığını önemsemediği parayla aldığı kotun poposuna iyi oturup oturmadığından başka bir şeyle ilgilenmemektedir. Kızlarımız erkekleri baştan çıkarma parmağında oynatma, çok erkeğin koynuna girmiş olmakla yarışır, gencecik yaşında nereden geldiğini önemsemediği parayla estetik ameliyat olmak için sıraya girmiş durumdadır. Fakir ana babalar geçim derdi canavarının pençesinde çırpınır durumdalar. <******>

Bütün temel değerlerimiz televizyonlar vasıtasıyla sulandırılıp alaya alınmaktadır. Vatan hainleri adına  son kalan “vatan aşkı, namus, hak, adalet” duygu kırıntılarını insanların yüreklerinden silmek için duraksız çaba içindedirler. Din kisvesi altında inanç sömürenler sonunda sadece paraya secde eder bir toplum yaratmaktaki hedeflerine neredeyse varmışlardır. İmanı, namusu, vicdanı, ahlakı olmayan bir toplum olmamıza, sonuçta her şeyimizle köleliğe hazır hale gelmemize az kaldı, çok az kaldı!

Bir zamanlar, bir savaş çıksa da vatan savunmasına mecbur kalsak, sokaklar boşalır bir tane erkek kalmaz hepsi gönüllü asker olur, hatta kadınlarımız onlardan aşağı kalmaz diye düşünüp rahat uyurduk. Hiçbir zaman emellerinden vazgeçmeyen düşmanlarımız da bunu bilir ve bizden çekinir, uzak dururlardı. Ama şu güne bakın ki, bir savaş çıksa herkes kendisini kurtarmaya bakar, gönüllülük bir yana, orduya ihanet emelleriyle sızmış silah altındakiler bile kaçacak delik arar haldedir.

Bütün bunların sonucu olarak ben, Ata’mın öldüğünü sanıp rahata erdiklerini, istedikleri her şeyi yapmaya devam edebileceklerini sanan tüm vatan hainlerini son defa uyarıyorum. Tek başıma, benim gibi düşünen ve hisseden tek bir kişi daha yokmuş gibi kabul ederek, vatanım uğruna can alıp can vermeye her an hazır olduğumu açıkça beyan ediyorum! Ata’mın emri, onun ağzından çıktığı günkü tazeliği ve sıcaklığıyla son nefesime kadar yüreğimde ve beni yönlendirmeye devam edecek!

Birinci vazifem, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
 Mevcudiyetimin ve istikbalimin yegâne temeli budur. Bu temel, benim en kıymetli hazinemdir. Bugün dahi, beni bu hazineden mahrum etmek isteyen dahilî ve harici bedhahlarım var. Bu gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düştüm, vazifeye atılmak için, içinde bulunduğum vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmüyorum! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür ediyor. İstiklâl ve Cumhuriyetine kasteden düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessilidirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmek, bütün tersanelerine girilmek, bütün orduları dağıtılmak <******>  ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmek üzere. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içindedirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid ettiler. Millet, f(i)kr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş durumda.
         İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifem, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğum kudret, damarlarımdaki asil kanda mevcuttur!

Erdoğan MERT

Istanbul, 15 Mayıs 2007

Yorum (5) Yorum yaz!

Ben kimim? (Çok merak ediyorsanız:)

3/4/2008 ·

Herkes gibi bir tarihte (ç.m.e.=çok merak ediyorsanız: 5 Ocak 1970), Dünya üzerinde bir şehirde (ç.m.e.: Kastamonu/Türkiye:) doğdum.

 

Herkes gibi bir annem (ç.m.e.: Hamide:) ve bir babam (ç.m.e.: Raşit:) var.

 

Birçok Anadolu ailesi gibi benimkiler de Istanbul'da bir yere (ç.m.e.: Beyoğlu/Cihangir:) taşınmışız.

Ancak pek çok bebekten farklı olarak neredeyse 2 yaşıma kadar anne sütüyle beslenmişim:)

Pek çok Türk ailesi gibi bizimkiler de çok fakirdi, ilkokul mezunu bile değildi.

 

Belki çok aileden farklı olarak "can kaybetme" acısı tattık. Benden 2 sene sonra doğan kardeşim Birol'u, 2 yaşındayken, doğum gününde, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında hastanelerde yer olmadığı gerekçesiyle, ikimizi de yakalayan fakat onu bırakmayan "kızamık" hastalığı yüzünden kaybettik.

 

Belkide onun acısından kurtulmak için, hemen 1975 yılında bir kardeşim daha (ç.m.e.: Erdal:) doğdu.

 

Diğer çocuklar gibi ben de ilkokula başladım (ç.m.e.: Cihangir İlkokulu-1976:) ancak diğer çocuklardan farklı olarak, hayatımın belki ilk çıkıntılığını yaparak, yaşıtlarımın tersine sokakta top oynamak yerine okumaya başladım. Biriktirdiğim harçıklarımla top, şeker, oyuncak değil, "Jules Verne"in kiaplarını alır, soluksuz okurdum. Cumaları Tercüman Çocuk dergisi alır, ortasından ayırdığım ansiklopedi fasiküllerini koparıp okur, tamamlandıklarında Cağaloğlu'nda özenle ciltletirdim. Uzay ansiklopedisiyle başlayan koleksiyonum, Bilim Ansiklopedisi, Ülkeler Ansiklopedisi gibi her sayfasını okuduğum kitaplarla genişledi. Hatta kalın Türkçe resimli sözlükleri okurdum büyük bir zevkle. Çerez niyetine ikinci el çizgi romanları ve haftalık çıkan ünlü mizah dergisi "Gırgır"ı okurdum.

 

O zamanlar "Ortaokul" kavramı vardı. Ben de gittim (ç.m.e.: Beyoğlu Fındıklı Lisesi, Orta kısmı:).

Kayıt sırasında dil seçimi karmaşası, daha doğrusu kavgası çok garip gelmişti bana. Bütün veliler çocukları "İngilizce" öğrensin diye hocalara rüşvet teklif etmekten tehdit etmeye kadar bir sürü samalık peşindeydi.

Hala duyduğum "çoğunluğun gittiği yönden uzak dur hatta ters yöne git" diyen iç sesimmidir etkili olan bilmem, ben "Fransızca" öğrenmek istedim. Zira bu dili ana dili gibi öğrenen biri diğer latin kökenli dilleri de büyük oranda konuşabilirdi. Fonksionelliği seçtim yani:) İlginçtir, dil öğrenmeye yatkınlığım da varmış ki diğer derslerimden daha fazla, yabancı dil dersinde parladım.

 

Çevremde olup bitenleri büyük bir dikkatle gözlemlemek, her olayı ciddiye almak gibi pek de çocukça olmayan tarafım yönlendirdi hayatımı. Aile terbiyesi ve bazı Türk filmleri bana karşı cinsi, her birini birer prenses gibi görme sorumluluğu yükledi. Oysa hemcinslerim kızlara çok kaba davranıyor, beni hayretlere düşürüyorlardı. Benim edinimlerimle taban tabana zıttı bu durum.

 

Çok çekingen, terbiyeli, sessizdim. Asosyal sayılmazdım ama popüler olmadığım da aşikardı. O zamanlardan belli oldu ki ben hayata, getirdiği saçmalıklara her zaman asi, müzmin muhaliftim. Yaıtlarıma göre ağır, yetişkin gibiydim, çocukluk yapmak ayıptı benim için. Şimdi düşünüyorum da, her iki kardeşimin altını değiştirip karnını doyurmak gibi farkında olmadan, annem çalıştığı için yüklendiğim sorumluluklarla büyümüştüm. Okuduğum kitaplarda tarif edilen insan olma yolundaydım ama gerçek hayattaki insanlar aslında o tariften fersah fersah uzaktı. Ben yine de çoğunluğa uymama ısrarımı sürdürüp sadece kendime baktım.

 

Derken, babamın "bu çocuğun okuduğu yeter, tamirciye verelim çalışsın" sözleri üzerine (ki bu düşünce tarzı akıl alır gibi değildi benim için, ama ülkemizde seneler sonra acıyla anladığım gibi mteber olan buymuş) bir duvarla ayrılan komşu liseye (ç.m.e.: Kabataş Ticaret Lisesi:), gizlice kayıt oldum. Hem üniversiteye girmem neredeyse imkansız olduğundan, bu okuldan sonra muhasebeci olma şansına sarılmıştık annemle.

 

44 kişilik sınıfta 11 erkekten biri olmak hoştu. Hala kız-erkek ilişkilerinin benim hayal ettiğim romantizmin yakınından bile geçmiyor oluşuna alışamamıştım. Erkeklerin kızların peşinden koşmalarına da. Neden onlar da gelip bir erkeğe arkadaşlık telif etmesinlerdi ki. Fikrimde ısrar ettim, kızlara düşkünlük bir yana, göz ucuyla bile bakmadım ama değdi, hiç de yakışıklı olmadığım halde bir kızdan teklif aldım:) gerçi onu da ben kabul etmedim:) E tabi, o kız diğerlerinin tersine bütün kızlara tam bir Istanbul beyefendisi gibi davranmamdan etkilendi ve bir kız teklifte bulunabileceği gibi nazikçe reddedilebilirdi de:)

 

Cuma günlerini iple çekmeme sebep olan çocuk dergisi kapanıyordu, ben de zaten artık çocuk dergisi almaya utanırdım, mizah dergilerinin eski tadı kalmamıştı, okuyacak pek birşey bulamıyordum. İnanç meselesi dürttü o sıra.

 

Herkes gibi ben de kafa kağıdımın "din" hanesinde "İslam" yazdığını gördüm. Ama bu tek kelime neyi ifade ediyor diye merak ettim. Onda da acaba herkesin gittiği yönün tersine kaçabilir miyim diye düşündüm. Ama biraz kurcalayınca, aslında kimsenin o yöne gitmediğini gördüm. Bütün kutsal kitapları okudum, tarihe de bayılıyordum ve ilgi alanıma dinler tarihini de ekledim. Maneviyatımı oturtmak, herkesin kendine sorması gereken sorulara cevap bulmam gerekiyordu.

 

Sonuca ulaştım ve bu konuyu bir daha açmamak (şüpheye düşmemek) üzere edinimlerimi benliğime kattım: Evet bir yaratan vardı, İslam en mantıklı yoldu ona ulaşmak için ve dini anlamak için önce kitabını okumak gerekiyordu. Ancak yine de anlaşılmayan kısımlara vakıf olmak için dinin ortaya çıkış dönemini, yani tarihi de irdelemek gerekiyordu.

 

Hemen herkes "Müslüman"dı. Ders kitaplarımızda "Türkiye: nüfusunun %99'u Müslüman olan ülke" yazıyordu. Ama ben "ya bunların, yani %99'un İslamla alakası yok ya da benim" diyordum! Küçüklükten beri din adına binlerce saçmalık, hurafe duydum ve her birine ayrı ayrı şaşırıp kızdım.

 

devamı var...:)

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

:: Sonraki »